bahar kapıya kadar gelmişken, güneş tepede ve sırtımı güneşe vermişken hayat elbette çok güzel.
sabahları içinden geçtiğim parkta, parklar ve bahçeler müdürlüğünün düzenleme çalışması var aylardır. her tarafı kazdılar, söktüler, betonlar döktüler, ağaçları budadılar, bazılarını söktüler.
haftalarca sabahları ağaçları toplamaya gelen teyze ve amcalar gördüm. hatta dün sabah oldukça yaşlı bir teyze yine gelmiş çalı çırpı topluyordu.
sonra yine sabahları yine park ve bahçeler müdürlüğü bünyesinde lale dikim ve söküm işleriyle uğraşanları görüyorum. çiçeklerden desenler yapıyorlar şehrin içine, bizim için dostum, biz sevinelim, mutlu olalım, çiçekler etrafımızda olursa belki içimiz de çiçek açar diye... evet kesinlikle bunun için...
benim de çiçeklerim var işyerinde biliyorsun, bu aralar pek ilgilenemiyorum onlarla, oysa bahar geldi, bas bas bağırıyorlar bizimle ilgilen, kaplarımıza sığmıyoruz, yeni topraklar istiyoruz, yenilenmek istiyoruz. bahar sana geldi ya hani bize?
tamam diyorum, haklısınız, ihmal ettim sizi, söz en kısa zamanda ilgileneceğim... derken zaman yine su olup akıyor...
daha dün diyordum ki bu kış nasıl geçecek acaba?
işyerine geldiğimde parktan getirdiğim taba rengi toprak parçaları bırakıyorum yerlere. yürürken o kadar dikkat ediyorum çamurlara basmayayım, üstüme sıçratmayayım, ayaklarıma bulaşmasın diye, ancak ne yaparsam yapayım bir kaç parça mutlaka bulaşıyor, en çok ayakkabı tabanındaki girinti çıkıntıların arasına sıkışıyorlar, ne yaparsam yapayım çıkmıyorlar.
oysa ki mecburum bu parkın içinden geçmeye.
hayatın içinde de aynı şeyi yaşıyorum. yürürken ayaklarıma bulaşan şeyler, kusurlar, hatalar, dikkatsizlikler, mutsuzluklar...
hayat bu ya, içinde herşey var;
çimen kadar çamur da,
çiçek kadar diken de...
çamura batmamak, dikeni elime batırmamak için tüm bunlardan uzak durmak mı daha iyidir?
bahçeye girmemek, elini güle uzatmamak?
olduğun yerde kalmak ve seyretmek...
yoksa esas mesele
bahçeden geçmek,
gülü koklamak,
ilerlemek,
devam etmek,
çamura bulanmadan, ellerimizi kanatmadan yapabilmekte mi?
Çarşamba, Nisan 30, 2008
232
Cuma, Şubat 15, 2008
231
kendime sormuş, şiirlerde, romanlar duymuş ancak net bir karar vermemiştim, karşıma çıkan herkese sormaya başladım;
"mutluluk nedir sence?"
herkesin cevabı farklıydı, ancak kimse tam bir tanımını yapamıyordu.
üzerine düşünmeye ve sorgulamaya başladığımızda o konu ile ilgili çok başka dünyalar açılmaz mı önümüze...
aradan bir kaç yıl geçti, bir çok şey yaşandı, okundu, düşünüldü. sonuçta ise vardığım nokta 2 tür mutluluk olduğuydu. birinde hemen ve anında oluşan bir tatmin hissi varken diğeri daha uzun vadede sonuçlarını gösteriyordu.
şöyle ki;
yapmak istediğim bir şey var, o anda yaparsam beni inanılmaz bir şekilde -ya da inanılır- "mutlu edecek". istiyorum ve yapıyorum. sonrasında başlayan süreçte ise bir pişmanlık ya da boşluk hissi oluyor genelde… gitgide düşüşe geçen ve sonunda vasata varan bir mutluluk...
yapmak istediğim şeye bakıp 10 sene sonra da -ya da 10 dakika ya da 10 gün...- bunu yaptığıma pişman olacak mıyım? diye sorduğumda cevap evetse o anda onu yapmamak mutluluk verebiliyordu. bu ise gitgide ve zamanla büyüyen bir mutluluktu.
o kadar uzun yaşayacağımın garantisini kim verebilir ki bana?
zamanın garantisi yoksa, neden uzun vadeli mutluluklar peşinde koşayım ki? diye sormaz mı insan aklı?
sorar elbette...
oysa yapılmış olması gerekeni yapmak bile, o anda başlı başına bir mutluluk kaynağı –bize acı verse bile- -kelebek etkisi, bunu bir kere daha gösteren bir film olmuştur bana-
yalnız kaldığımızda fısıldayan bir ses duyuyoruz,
gece başımızı yastığa koyduğumuzda... aslında o kadar iyi biliyoruz ki…
herşeyi...

başkalarına anlatma hevesimiz, belki sadece kendimizi doğru yaptığımıza inandırma isteğimizden...
sonra,
yıllar sonra bir hint destanında şöyle diyordu krişna;
"Önce zehir gibi görünen ama sonunda nektar tadı veren mutluluk Sattva mutluluğudur ve kendi kendisiyle barışık bir zihinden doğar.
Duyuların verdiği zevk önce nektar gibi tatlıdır ama sonunda zehir acısına dönüşür. Bu Racas mutluluğudur.
Tamas insanları ise mutluluğu uykuda, uyuşuklukta ve her türlü uyuşturucuda bulurlar. Böyle bir mutluluk baştan sona yanılsamadır."
Pazartesi, Aralık 24, 2007
230
eski yazı...
akan kanla ödenen ne çok bedel var. akan sıcak kan eşitliyor en zıt kutupları. yapış yapış kan izi ellerimizde. bedeli ödenmiş günahlarımızın hafifliği ruhumuzda.
iyi bayramlar.
Cuma, Kasım 23, 2007
229
geceleri genelde biraz geç dönüyorum eve...
geçen gece bi'kaza oldu tam önümüzde, köprü çıkışında, o kadar önümüzde ki, ilk duran araç bizdik. toz bulutu vardı her yerde. ben ambulans çağırdım. arabadaki diğer kişiler ilk yardım için indiler. ayrıntıları sonrasında gazetelerden takip ettik.
hep denir ya, hayat bir saniyede değişir diye, o kadar iyi bilmemize rağmen hep bilmiyormuş gibi yapmayı tercih ederiz. gerçi yaşayabilmenin kuralı bu belki...
yok yok... asıl mesele bunu bilip de, yaşamaya ona göre devam edebilmekte...on dakika sonra herşey değişecekse de değişmeyecekse de benim kafam rahat olmalı. bu ne demek; hayatı ertelememek demek. yok yok, hemen dünya turuna çıkmalı demiyorum. o başka bişey, alakasız bir kandırmaca. hayatınla ne yapmak istediğine kesin olarak karar vermek ve onu yaşamak kastettiğim. yapmak istediğimiz şeyler için kırmızı kar yağmasını beklememek.
herkes türlü şeyler isteyebilir bu noktada fakat biraz daha sakin olup bakınca ilk istekler yerini anlamsızlığa da bırakabilir. ölmeden önce skuba yapmış ya da bir deniz fenerinde sabahlamış ya da dünyanın bütün içkilerini içmiş ya da en yüksek binasına çıkmış, bangee jumping yapmış ya da en iyi 8000 filmi seyretmiş...olmanın bir önemi olacak mı?
bunların ötesinde olan nedir?
yine eve dönüş yolunda şöyle oldu;
yolda giderken bi baktık ki bizim olduğumuz şerit durmuş ancak yanımızdakiler hızla akmaya devam etmekte... konuşmaya daldığımızdan bir süre fark etmedik. sonra hemen çıktık sola dönmek için ışıklarda dizilmiş araçların arkasından. biz sola dönmeyecektik ki...
aklıma geldi;"işte dedim, hayatın içinde de bu şekilde hiç alakamız olmayan şeylere takılıp duruyoruz ve daha komiği bunu fark etmiyoruz bile... öylece duruyoruz."
Cuma, Kasım 09, 2007
228
hayat gerçekten dolu dizgin akmaya devam ederken sana hangisini anlatacağımı bilemedim. gün içinde aklımın bi'yanında "evet, bak bunu anlatmalıyım" dediğim şeyler geldi ve geçtiler... pek çoğunu hatırlamıyorum. yok oldular mı demek? pek öyle sayılmaz, belki kafamdaki bir soru işaretinin izleriydi, cevap bulununca sorular da kalmıyor ortada... ya da başka zamana ertelenmiş bazıları... bazılarını da uluorta dökmek pek doğru olmaz.
oysa hepimiz herşeyi sereserpe yaymayı ne kadar doğal karşılar olduk. içimizde ne varsa ama ne varsa ortaya dökmeye, başkalarının üstüne sürüp bulaştırmaya çok hevesliyiz. anlattıkça sanıyoruz ki ya kaybolacak acıklı durumlarımız ya da anlattıklarımız bir sihirli değnek dokunduracak ve düzeltecekler...
herkes birbirinin acısını veya düşmüş, yıkılmış hallerini görmeye pek meraklı. sanki onları gördükçe kendi halimizin ne kadar iyi olduğunu bir kez daha anlıyor. içten içe bir kibire kapılıp onlara yukarıdan bakıyoruz;
"ah ne zavallı şeyler bunlar, birileri yardım etmeli..."
bir dedikodu hevesi hepimizin içinde, kursağında...
kendine bakmaya korktukça insan başkalarını seyretmeye o kadar hevesli... içinde kötü bir şeye mi rastladın? beğenmediğin bir yüzünle, bir zayıflığınla mı karşılaştın? üzülme hemen, moralini bozma, düzeltmeye uğraşma... senden daha kötü durumda olan birilerini mutlaka bulursun ararsan... zaten birini bile bulsan, yeter seni haklı çıkarmaya...
teröre lanetler yağdıran bir zihniyetin neden aile içi şiddete karşı çıkmadığını anlamak mümkün değil mesela... oysa hani "bir insanı sevmekle başlayacak(tı) herşey"
birbirinden nefret etmek üzerine kurulu bir sistemin içindeyiz. yanımızdan geçerken çamur sıçratan araba şoförüne küfretmekten, üçüncü sayfa haberlerinden, tvlerden-dizilerden-klip ve şarkılardan, bilgisayar oyunlarından üzerimize akan şiddet selinden, isteklerimizi yerine getirmeyen ebeveynleri öldürmesi için kiralık katiller tutmaya kadar çok şiddetle çevriliyiz ki, şiddetin olmaması durumu tuhaf gelmeye başlıyor. ve nedense en göze batan ve görünen kısımlarını tutup onları demagoji malzemesi olarak kullandığımızda yaptığımız herşeyi temizlemiş, aklayıp paklamış oluyoruz. buzdağının görünen ya da üzerimize üzerimize gelen-getirilen kısmı üzerinde üç beş laf parçalayıp, slogan atınca, msnde isimlerimizin yanına başı yana düşmüş çiçekler koyunca görevimizi yerine getirmiş tertemiz vatandaşlar oluyor, geceleri başımızı yastığa huzurla koyup, en derin ve güzel uykuları uyuyabiliyoruz.
Salı, Ekim 30, 2007
227
önce; cumhuriyet bayramımız kutlu olsun.
sonra; sevgili mathy sobelemiş beni, gerçi geçenlerde de sobelemişti, bir türlü cevaplayamadım. şimdiki mesele şiirmiş. sanırım en sevdiğimiz şiiri yazmamız gerekiyor. açıkçası "en" meselesi her zaman değişken ve geniştir, o yüzden de zordur. ben buna karar kıldım.
daha sonra; haftasonu trekkinge gittim erikli yaylası'na, aslında yaylaya kadar çıkamadık ama bu olayın şa'aneliğini hiç değiştirmedi.
pazar günü ise temizlik olayına girdim.
pazartesi boya-badana...
Cuma, Ekim 19, 2007
226
Pazartesi, Ekim 15, 2007
225
çok kişiyi gördüm bayramda. çok kişiyi dinledim. mutluyum diyen, gözünün içi gülen kim vardı? herkesin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi.
oysa bakıyorum evlerinde ikea mobilyaları, koltukları, bibloları, kitapları hatta plazma tvleri bile var.
tvlerinde insanları birbirine düşman etmek için konuşuyor sanki herkes. kendisi haklı, diğeri rezil ve rüsva.
gazetelerde yazılar; bizler ve onlar.
en güvendiğim insanlar bile saf olmaya çağırıyor. "taraf ol!"
dünü bana anlatan siz değil miydiniz?
onlar ve bizler ayrımının hiç kimseye, en azından "bizlere" ve "onlara" bir şey kazandırmadığını kaç defa öğrenmek gerek.
nefret, kin, para, uyuşturucu, hırs, kariyer, tutku, şehvet,... daha mutlu yapmayacak bizi. yapmadı. gördük. hala inanmıyoruz. daha fazla nefret edersek, daha fazla para kazanırsak, daha fazla şehvetimizi kamçılarsak, daha fazla içersek, daha fazla kariyerli olursak, daha entel olursak, daha fazla kendimizin üstün olduğuna inanırsak, daha fazla birilerini aşağılarsak daha mutlu olacağımızı zannediyoruz. hala.
geçmiş bayramımız kutlu olsun.
Perşembe, Ekim 04, 2007
224
suya koyulmuş küçük bi'sarmaşıktı tanıştığımız zaman. gitgide büyüdü, köklendi suyun içinde. hıh dedim, seni artık toprağa ekmenin zamanı geldi de geçiyor bile... sarmaşıklar çabuk büyüyorlar, "sana büyük bi'saksı verelim de hemencik genişleyip yayılabil" dedim.
günden güne büyümek yerine, yapraklarını tek tek kaybetmeye başladı. belki suyunu fazla veriyorum, belki yerini sevmedi, belki... diye diye günler geçti ve bütün yapraklarını kaybetti. hemen hemen ölmek üzereydi. sadece minicik, küçücük, dört-beş cm. boyunda henüz tam açmamış bir yaprakçığı kalmıştı.
bir çiçeğin gözlerinizin önünde ölmesini seyretmek ve bundan sizin sorumlu olduğunuzu bilmek çok fena bir duygu.
radikal bir karar aldım. küçücük tek yaprakçığı -diğer kısımlarını temizledim- yeni ve küçük bir saksıya aldım.
aman allahım, görmeliydin; günden güne serpildi, yeni yapraklar çıkardı, büyüdü, saksısının içini doldurmaya başladı.
neden bö'le mi olmuştu? boyundan büyük bir saksıya ektiğim için.
önce boyuna uygun bir kapta büyütmeli, o büyüdükçe saksısını da büyütmeliydim.
öğrendim artık.
sonra düşündüm. acaba bizim için de geçerli miydi aynı durum?
hani arsızca herşeyi isteriz ya. o da benim olsun, daha büyük evim olsun, daha büyük işim olsun, daha büyük arabam olsun, daha büyük param olsun, daha büyük arkadaşlarım olsun, daha...
asıl soru; ne kadara ihtiyacımız olduğunun farkında mıyız?






