işyerine geldiğimde içerisi havalansın diye camları açtım.
tam camı açtım, odaya kafamı çevirirken birden durdum. bahçedeki erik beyazlara bürünmüştü.
-ne kadar klasik bir kelime beyazlara bürünmek, ama ne kadar da güzel. yerine başka kelimeler aradım, bulamadım.-
şaşırdım, bir an sıcak bir rüzgar esti, güneş sanki bulutların arasında kıpırdandı.
çimenlerin yeşili üstünde kuru, yeşilsiz dallarında beyaz çiçeklerle ne kadar tazeydi.
yenilenmenin müjdesini taşıyordu.
mart...
yeniden doğuş, yenilenme...
yeni başlangıçlar...
fazlalıklardan kurtulma zamanları...
bazen herşey ağır geldiğinde, bakıyorum ağırlık yapan nedir diye.
kollarıma, ayaklarıma, kafama hangi ağırlıkları takmışım da yürümeye çalışıyorum diye...
gereksiz işlere mi batmış ayaklarım? gitmem gereken yere gidemiyorum.
tanımadığım ve görmek istemediğim insanlar mı girmiş kollarıma beni bırakmayan?
geçmişe bırakmam gereken hangi takıntılar ve olaylar hala kafamda?
dün akşam dolabımdaki fazla kıyafetleri ayıkladım, verilmek üzere ayırdım.
bahara hazırlanıyorum kuzum.
Pazartesi, Mart 02, 2009
235
Çarşamba, Şubat 25, 2009
234
geçen hafta eskişehir'deydim. insanlar burdan biraz daha mutlular.
kaygı, korku ve endişe sanırım daha az...
bilinç hallerinin bulaşıcı olduğunu söylüyordu geçenlerde okuduğum makale...
biliyorum bunların hepsini bildiğini.
ben iyiyim. parmağımda ağustos ayından bir hatıra kalsa da o da iyi...
hayat sen neresinden bakıyorsan o değil midir?
benim durduğum yer güneşli bir çimenlik...
Salı, Ağustos 19, 2008
233
hepimizin hayatta yaşadığımız travmalarımız var. yaralarımız. büyük ya da küçük.
üç hafta kadar önce parmağımı kestim. doğrusunu istersen fena bir kesik değildi; bıçak kemiğe dayandı sözünün ne demek olduğunu tam ve net olarak biliyorum artık. beş dikiş attı doktor.
beni kan tuttuğunu bir kere daha deneme fırsatı oldu. acı konusunda fena değilim, dayanıklı olduğum söylenebilir ancak görmek ya da bakmak ya da tahayyül etmek kanın damarlarımdan çekilmesi gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor.
nasıl mı?
parmak kesildi. bir acı oluştu. buraya kadar tamam. çok fazla ve dayanılmaz bir acı değildi. çok hoş bir durum da değildi ancak sorun yoktu. ne zaman ki parmağıma sardığım sargıyı çıkardılar ve kesildikten sonraki ilk halini gördüm, o zaman içim bi fena oldu.
kendi kendime canımın daha fazla yanacağını, kötü bir kesik olduğunu, dikiş atacaklarını, dikiş atarken canımın daha fazla yanacağını, parmağımın uyuşmaya başladığını, gecenin bir vaktinde hastaneye bir sürü gereksiz para vereceğimi düşündüm, düşündüm, düşündüm... çok acınası bir haldeydim. vah zavallı ben'dim...
hele etrafımdaki kişiler bakıp da "ah canım, çok acıyor mu?" " ayyy, nasıl kestin öyleee...." "dikiş atmak iyi olabilir..." ... dedikçe içim bir fena oldu.
gece 12.00 gibi hastaneye gittik. doktor dikiş atarken ya da temizlerken bakmadım. biliyorum ki bakarsam içim yine fena olacak. ama bakmamam engelleyemedi. çünkü bu sefer de kafamda kurmaya başladım. "ayy... evet iğne yapıyor. kesiğin içine mi yaptı? evet... ay... acıdııı... şimdi mi dikmeye başlıyor acaba? evet evet... başka şeyler düşün... saat kaç oldu acaba? yarın elimi kullanabilir miyim? sabah erken kalkmam gerekecek, kaç gibi çıksam evden?... hı... dikiyor evet. acıyor mu? hımmm.. evet biraz... aslında çok acımıyor canım. az bir acı bu. ama sanki çok daha fazla gibi geliyor."
yaşadığımız olaylarda da aynı şeyi yaptığımızı fark ettim.
diyelim ki sevgilimiz bizi terk etti. bunun normal olarak bir acı vereceği gerçek. ama ne kadar acı olacak? belki nefes alamaz hale geleceğiz. belki ağlayacağız. belki canımız acıyacak (bu konu çok enteresan hakkında, bi'ara konuşalım mı bununla ilgili? ne dersin?). belki de çok fazla umursamayacağız.
yaşadığımız şeyleri çok fazla didiklemeye, üzerine günlerce kafa patlamaya, herkese anlatmaya, kendimize acımaya ve ne kadar zor durumda olduğumuzun, nasıl haksızlığa uğradığımızın bize tekrar tekrar anlatılmasına kendimize kaptırdıkça, yaramız daha da sızlamaya başlıyor.
yaşadığımız bir olay sonraki bir haftamızı, bir ayımızı, bir yılımızı hatta daha korkuncu tüm hayatımızı etkisi altına alabiliyor.
bir an durup ne kadar gerçek olduğuna bakmak gerekiyor.
ancak biraz daha yukardan...
biraz daha kendi dışımdan...
yıllar önce bir yerde mi duymuştum, bir yerde mi okumuştum şimdi hatırlayamıyorum. kendini kötü hissettiğin zaman tüm evren içinde kapladığın yeri düşünme ile ilgili bir konuydu.
evrenin, hayatın ve zamanın sonsuzluğu içerisinde benim yaşadığım neydi? insanlık için ne kadar önemliydi? ve en önemlisi gerçek miydi?
Çarşamba, Nisan 30, 2008
232
bahar kapıya kadar gelmişken, güneş tepede ve sırtımı güneşe vermişken hayat elbette çok güzel.
sabahları içinden geçtiğim parkta, parklar ve bahçeler müdürlüğünün düzenleme çalışması var aylardır. her tarafı kazdılar, söktüler, betonlar döktüler, ağaçları budadılar, bazılarını söktüler.
haftalarca sabahları ağaçları toplamaya gelen teyze ve amcalar gördüm. hatta dün sabah oldukça yaşlı bir teyze yine gelmiş çalı çırpı topluyordu.
sonra yine sabahları yine park ve bahçeler müdürlüğü bünyesinde lale dikim ve söküm işleriyle uğraşanları görüyorum. çiçeklerden desenler yapıyorlar şehrin içine, bizim için dostum, biz sevinelim, mutlu olalım, çiçekler etrafımızda olursa belki içimiz de çiçek açar diye... evet kesinlikle bunun için...
benim de çiçeklerim var işyerinde biliyorsun, bu aralar pek ilgilenemiyorum onlarla, oysa bahar geldi, bas bas bağırıyorlar bizimle ilgilen, kaplarımıza sığmıyoruz, yeni topraklar istiyoruz, yenilenmek istiyoruz. bahar sana geldi ya hani bize?
tamam diyorum, haklısınız, ihmal ettim sizi, söz en kısa zamanda ilgileneceğim... derken zaman yine su olup akıyor...
daha dün diyordum ki bu kış nasıl geçecek acaba?
işyerine geldiğimde parktan getirdiğim taba rengi toprak parçaları bırakıyorum yerlere. yürürken o kadar dikkat ediyorum çamurlara basmayayım, üstüme sıçratmayayım, ayaklarıma bulaşmasın diye, ancak ne yaparsam yapayım bir kaç parça mutlaka bulaşıyor, en çok ayakkabı tabanındaki girinti çıkıntıların arasına sıkışıyorlar, ne yaparsam yapayım çıkmıyorlar.
oysa ki mecburum bu parkın içinden geçmeye.
hayatın içinde de aynı şeyi yaşıyorum. yürürken ayaklarıma bulaşan şeyler, kusurlar, hatalar, dikkatsizlikler, mutsuzluklar...
hayat bu ya, içinde herşey var;
çimen kadar çamur da,
çiçek kadar diken de...
çamura batmamak, dikeni elime batırmamak için tüm bunlardan uzak durmak mı daha iyidir?
bahçeye girmemek, elini güle uzatmamak?
olduğun yerde kalmak ve seyretmek...
yoksa esas mesele
bahçeden geçmek,
gülü koklamak,
ilerlemek,
devam etmek,
çamura bulanmadan, ellerimizi kanatmadan yapabilmekte mi?
Cuma, Şubat 15, 2008
231
kendime sormuş, şiirlerde, romanlar duymuş ancak net bir karar vermemiştim, karşıma çıkan herkese sormaya başladım;
"mutluluk nedir sence?"
herkesin cevabı farklıydı, ancak kimse tam bir tanımını yapamıyordu.
üzerine düşünmeye ve sorgulamaya başladığımızda o konu ile ilgili çok başka dünyalar açılmaz mı önümüze...
aradan bir kaç yıl geçti, bir çok şey yaşandı, okundu, düşünüldü. sonuçta ise vardığım nokta 2 tür mutluluk olduğuydu. birinde hemen ve anında oluşan bir tatmin hissi varken diğeri daha uzun vadede sonuçlarını gösteriyordu.
şöyle ki;
yapmak istediğim bir şey var, o anda yaparsam beni inanılmaz bir şekilde -ya da inanılır- "mutlu edecek". istiyorum ve yapıyorum. sonrasında başlayan süreçte ise bir pişmanlık ya da boşluk hissi oluyor genelde… gitgide düşüşe geçen ve sonunda vasata varan bir mutluluk...
yapmak istediğim şeye bakıp 10 sene sonra da -ya da 10 dakika ya da 10 gün...- bunu yaptığıma pişman olacak mıyım? diye sorduğumda cevap evetse o anda onu yapmamak mutluluk verebiliyordu. bu ise gitgide ve zamanla büyüyen bir mutluluktu.
o kadar uzun yaşayacağımın garantisini kim verebilir ki bana?
zamanın garantisi yoksa, neden uzun vadeli mutluluklar peşinde koşayım ki? diye sormaz mı insan aklı?
sorar elbette...
oysa yapılmış olması gerekeni yapmak bile, o anda başlı başına bir mutluluk kaynağı –bize acı verse bile- -kelebek etkisi, bunu bir kere daha gösteren bir film olmuştur bana-
yalnız kaldığımızda fısıldayan bir ses duyuyoruz,
gece başımızı yastığa koyduğumuzda... aslında o kadar iyi biliyoruz ki…
herşeyi...

başkalarına anlatma hevesimiz, belki sadece kendimizi doğru yaptığımıza inandırma isteğimizden...
sonra,
yıllar sonra bir hint destanında şöyle diyordu krişna;
"Önce zehir gibi görünen ama sonunda nektar tadı veren mutluluk Sattva mutluluğudur ve kendi kendisiyle barışık bir zihinden doğar.
Duyuların verdiği zevk önce nektar gibi tatlıdır ama sonunda zehir acısına dönüşür. Bu Racas mutluluğudur.
Tamas insanları ise mutluluğu uykuda, uyuşuklukta ve her türlü uyuşturucuda bulurlar. Böyle bir mutluluk baştan sona yanılsamadır."
Pazartesi, Aralık 24, 2007
230
eski yazı...
akan kanla ödenen ne çok bedel var. akan sıcak kan eşitliyor en zıt kutupları. yapış yapış kan izi ellerimizde. bedeli ödenmiş günahlarımızın hafifliği ruhumuzda.
iyi bayramlar.
Cuma, Kasım 23, 2007
229
geceleri genelde biraz geç dönüyorum eve...
geçen gece bi'kaza oldu tam önümüzde, köprü çıkışında, o kadar önümüzde ki, ilk duran araç bizdik. toz bulutu vardı her yerde. ben ambulans çağırdım. arabadaki diğer kişiler ilk yardım için indiler. ayrıntıları sonrasında gazetelerden takip ettik.
hep denir ya, hayat bir saniyede değişir diye, o kadar iyi bilmemize rağmen hep bilmiyormuş gibi yapmayı tercih ederiz. gerçi yaşayabilmenin kuralı bu belki...
yok yok... asıl mesele bunu bilip de, yaşamaya ona göre devam edebilmekte...on dakika sonra herşey değişecekse de değişmeyecekse de benim kafam rahat olmalı. bu ne demek; hayatı ertelememek demek. yok yok, hemen dünya turuna çıkmalı demiyorum. o başka bişey, alakasız bir kandırmaca. hayatınla ne yapmak istediğine kesin olarak karar vermek ve onu yaşamak kastettiğim. yapmak istediğimiz şeyler için kırmızı kar yağmasını beklememek.
herkes türlü şeyler isteyebilir bu noktada fakat biraz daha sakin olup bakınca ilk istekler yerini anlamsızlığa da bırakabilir. ölmeden önce skuba yapmış ya da bir deniz fenerinde sabahlamış ya da dünyanın bütün içkilerini içmiş ya da en yüksek binasına çıkmış, bangee jumping yapmış ya da en iyi 8000 filmi seyretmiş...olmanın bir önemi olacak mı?
bunların ötesinde olan nedir?
yine eve dönüş yolunda şöyle oldu;
yolda giderken bi baktık ki bizim olduğumuz şerit durmuş ancak yanımızdakiler hızla akmaya devam etmekte... konuşmaya daldığımızdan bir süre fark etmedik. sonra hemen çıktık sola dönmek için ışıklarda dizilmiş araçların arkasından. biz sola dönmeyecektik ki...
aklıma geldi;"işte dedim, hayatın içinde de bu şekilde hiç alakamız olmayan şeylere takılıp duruyoruz ve daha komiği bunu fark etmiyoruz bile... öylece duruyoruz."
Cuma, Kasım 09, 2007
228
hayat gerçekten dolu dizgin akmaya devam ederken sana hangisini anlatacağımı bilemedim. gün içinde aklımın bi'yanında "evet, bak bunu anlatmalıyım" dediğim şeyler geldi ve geçtiler... pek çoğunu hatırlamıyorum. yok oldular mı demek? pek öyle sayılmaz, belki kafamdaki bir soru işaretinin izleriydi, cevap bulununca sorular da kalmıyor ortada... ya da başka zamana ertelenmiş bazıları... bazılarını da uluorta dökmek pek doğru olmaz.
oysa hepimiz herşeyi sereserpe yaymayı ne kadar doğal karşılar olduk. içimizde ne varsa ama ne varsa ortaya dökmeye, başkalarının üstüne sürüp bulaştırmaya çok hevesliyiz. anlattıkça sanıyoruz ki ya kaybolacak acıklı durumlarımız ya da anlattıklarımız bir sihirli değnek dokunduracak ve düzeltecekler...
herkes birbirinin acısını veya düşmüş, yıkılmış hallerini görmeye pek meraklı. sanki onları gördükçe kendi halimizin ne kadar iyi olduğunu bir kez daha anlıyor. içten içe bir kibire kapılıp onlara yukarıdan bakıyoruz;
"ah ne zavallı şeyler bunlar, birileri yardım etmeli..."
bir dedikodu hevesi hepimizin içinde, kursağında...
kendine bakmaya korktukça insan başkalarını seyretmeye o kadar hevesli... içinde kötü bir şeye mi rastladın? beğenmediğin bir yüzünle, bir zayıflığınla mı karşılaştın? üzülme hemen, moralini bozma, düzeltmeye uğraşma... senden daha kötü durumda olan birilerini mutlaka bulursun ararsan... zaten birini bile bulsan, yeter seni haklı çıkarmaya...
teröre lanetler yağdıran bir zihniyetin neden aile içi şiddete karşı çıkmadığını anlamak mümkün değil mesela... oysa hani "bir insanı sevmekle başlayacak(tı) herşey"
birbirinden nefret etmek üzerine kurulu bir sistemin içindeyiz. yanımızdan geçerken çamur sıçratan araba şoförüne küfretmekten, üçüncü sayfa haberlerinden, tvlerden-dizilerden-klip ve şarkılardan, bilgisayar oyunlarından üzerimize akan şiddet selinden, isteklerimizi yerine getirmeyen ebeveynleri öldürmesi için kiralık katiller tutmaya kadar çok şiddetle çevriliyiz ki, şiddetin olmaması durumu tuhaf gelmeye başlıyor. ve nedense en göze batan ve görünen kısımlarını tutup onları demagoji malzemesi olarak kullandığımızda yaptığımız herşeyi temizlemiş, aklayıp paklamış oluyoruz. buzdağının görünen ya da üzerimize üzerimize gelen-getirilen kısmı üzerinde üç beş laf parçalayıp, slogan atınca, msnde isimlerimizin yanına başı yana düşmüş çiçekler koyunca görevimizi yerine getirmiş tertemiz vatandaşlar oluyor, geceleri başımızı yastığa huzurla koyup, en derin ve güzel uykuları uyuyabiliyoruz.
Salı, Ekim 30, 2007
227
önce; cumhuriyet bayramımız kutlu olsun.
sonra; sevgili mathy sobelemiş beni, gerçi geçenlerde de sobelemişti, bir türlü cevaplayamadım. şimdiki mesele şiirmiş. sanırım en sevdiğimiz şiiri yazmamız gerekiyor. açıkçası "en" meselesi her zaman değişken ve geniştir, o yüzden de zordur. ben buna karar kıldım.
daha sonra; haftasonu trekkinge gittim erikli yaylası'na, aslında yaylaya kadar çıkamadık ama bu olayın şa'aneliğini hiç değiştirmedi.
pazar günü ise temizlik olayına girdim.
pazartesi boya-badana...

